Zeynep Çevik

Kim bilir hangi rüyanın çalıntı sözcükleriyle girmiştim hikâye kızının hayatına bir anlatıcı olarak ben. O yine kısacık uykusundan uzun rüyalarla uyanmıştı. Kirpiklerinin ucundan süzülüp güne karışıyordu azar azar rüyası. Bir gün görmese bir rüya, o günü istediği gibi tamamlanmışlık hissiyle geçiremiyordu. Belki de onun rüyalarıydı, en çok kendi olabildiği tek yer. Aslında o hiç bunu düşünmezdi bile; öyle kafa patlatmak ona göre değildi. Sıradan yaşantısında sıradanlıktan uzak olduğunu bile bile yine de gittikçe sıradanlaşıyordu düşünceleri. Hayata ayak uyduruyordu güya. O hayatın hep sıradan olmasını beklemişti. Yani bir nevi imkânsızdı beklediği. Kimi zaman anlık dürtülerle bu beklentinin ne kadar ütopik olduğunu anlasa da o bunu unutmayı tercih ediyordu. Unutmayı tercih ettiği sadece bu değildi. Hep olmak istediği yeri ve konumu, yapmak istediklerini, yanlışlarını en kötüsü de doğrularını unutuyordu o. Hani lise çağlarında bol bol okuduğu o kişisel gelişim kitaplarındaki gibi, güne her gün yeniden başlıyordu belki ama unutarak başlıyordu kötüyle birlikte iyiyi de.

“Neden başkaları gibi kaygısız olamıyorum” diyip de sorup dururken kendine, bulduğu cevapların içinde nasıl kolayca boğulduğunu görerek, bir sonuca varmayı her zaman ıskalıyordu. Çünkü o daha soruları sorarken yığılıp kalıyordu düşünmenin o ağır yükü altında. Her şeyin bir düşle başladığını, düşüncenin düşle bağlantısını, rüya görerek her günün sabahında kendisi ispatlıyordu oysa farkında olmadan. Rüyalarında bir gün dünyanın keşfedilmemiş köşelerinde geziniyor, seyahat ediyor bir gün bir denizin sularında buluyordu kendini. Hep tembelliğe vururdu bu halini… Rüyalarda enerjiye dönüşen yaşam tembelliği… Kendine güvensiz, sessiz, sakin aslında az da agresif değildi. Tüm bu olumsuz anlatıma rağmen kalp kırmayı hayatındaki tüm kötü şeylerden beter sayardı. İşte buydu onun hayata bakan en güzel yüzü. Ve tek yüzü. O mutluluğun iyilik yapmaktan geçtiğini fark edenlerdendi. Belki bundandı rüyalarda hep kurtarıcı rollerine bürünmeler.

Kara kaplı defterini açtı hikâye kızı. Ona göre o karalarla kaplıydı ama aslı pembeydi. Pembe ona hep yabancı bir renk olmuştu. Çünkü pembe rüyalar görmezdi bir kere, ya maviydi içi su dolu ve deniz dolu, ya turuncuydu batan güneşin, yere yorgun yansıyan ışıkları gibi… Rüyalarını not ederdi ama deftere ne yazacağını bu defa hiç bilmiyordu. Eskiden ıvır zıvır, sanat, sosyal hayat derken kendi hayatından da üç beş anekdotla kapanırdı defter. Sonra içini boşaltmanın, bir nevi hep aynı yerde düğümlenen düşüncelerini boşamanın, bir şeyler yapmış olmanın hazzını duyardı hiç yoktan. Çünkü farkında olmak güzeldi kendinden ve kendini etkileyen dış dünyadan. Bunları da en güzel günlük demek istemediği fakat başkalarının günlük diye nitelendirdiği o küçük ama yazdıkça kalınlaşan defterden biliyordu. Günlük demek istemeyişi ise onun günlükten ziyade günlük kullanım dışı bir defter misyonu yüklenmiş olmasındandı. Öyle ki bazen aylar geçer açmazdı defterini. Açtığında ise tükenmez kalemle yazdığı yazıların renklerinin değiştiğini fark ederdi. Gözünde uzun zaman önce yazılmış izlenimi yaratırdı, severdi uzun aralar vermeyi yazmak için.

O gün de her zamankinden farklı bir hisle yataktan kalktığında önce anlamamıştı içindeki anlam veremediği garip hissin kaynağını, yavaş yavaş perdelerini sıyırırken büyük pencerenin. Güneşi göremiyordu ama havanın açıklığı gözlerini kamaştırmaya yetmişti. Bir an sanki gözlerini uykudan açtıktan sonra, her şeyi tüm küçük ayrıntılarına dikkat ettiğini fark etti. Garip bir şekilde mutlu hissediyordu. Neden böyle hissediyorum diye sorarken kendine, annesinin sesiyle düşünceler dünyasında sıyrıldı ve bilinçsizce annesinin sesine, mutfağa doğru yöneldi. Sabah sabah patates kızartması mı diye hayıflandı içinden. Ruhundaki bu garip mutlu dürtüyü bozmak istemediği için kızartmadan memnunmuş gibi hissettirdi annesine kendisini. Kızartma ona küçük bir çocukken hayatının şokuyla karşılaştığı o tarifsiz garip ve morumsu günü hatırlatıyordu. Evet, mordu onun için o gün. Geçmiş günlerinin maviliği, yani huzuru ve dinginliği ile gelecek günlerinin kırmızılığı, yani yakıcılığının birleşme noktası ona bu mor günü vermişti. O gün de patates kızarıyordu mutfakta. Her nedense o gün canı da çok çekmişti kızartmayı. Şimdi ise garip bir hatırası kalmıştı kızartmaların. Düşündü; “acaba kaç kişinin hafızasında patates kızartması gibi sıradan bir yemeğin unutulamayacak bir hatırası kalmıştır. Kalsa bile eminim hiç biri benimki gibi değildir” diye de ekledi kendi içinden kurduğu cümlelere. Annesi bu dalgın halini anlardı onun. Çünkü babasına benzediğini düşünürdü. Kız ise bunu büyüdükçe anlayacaktı. Benziyor muyu benzemiyor muydu? Ama o güne kadar hiç düşünmemişti. Çünkü baba kavramı kafasında çok sade sessiz bir noktayı ihtiva ediyordu. Bu yüzden konuşulacak bir şey yoktu. Fakat işte o gün öldüğü sandığı biricik sevgili babası, yaşayan ve bir an önce yüz yüze gelinip hesap sorulacak biri oluverdi. İşte burada yine rüya devreye girmişti. Artık geceleri daha geç uyuyor, hala üstünden şaşkınlığı atamamış ve biraz kızgın biraz çaresiz hissediyordu. Çünkü nerden baksan o bir çocuktu. Fakat o yaşlarda kimse kendini çocuktan saymaz ki. Büyüdüm artık kendi kararlarımı kendim veririm ve kimseye danışmadan özgürce hareket edebilirim diye düşünür bu çağlarda gençler. Fakat durumun hiç de böyle olmadığını sonradan anlarlar. Belki o da sonradan anlayacaktı. Şimdi babasını nasıl bulacağının hesaplarını yapıyor. Bu yolda nelerle karşılaşacağını düşünmeden biricik kedisi sâmana sarılıyordu. Annesine kızgındı 15 yıldır sakladığı için. Acaba babası onu hiç aramış mıydı? Aramış da bulamamış mıydı? O olsaydı başından beri hayatında ben nasıl olurdum diye bir düşünce sardı ve bunu başladı hayal etmeye. Ama kafasındaki hayal sadece sabahları işe giden akşamları eve gelen biriydi. Tıkandı kaldı düşünceleri. “Sanırım bunu hiç bilemeyeceğim. Bu duyguyu hiç anlayamayacağım. O da bilemeyecek o da anlayamayacak; bir kız çocuğunu büyütmenin nasıl bir his olduğunu. O da yaralı dedi. Neden ona kızamıyorum? Beni bırakıp giden o değil mi. Üstelik beni başından beri istemeyen de o değil miymiş? “Ama” dedi son derece yaşına yaraşır pespembe bir hayalle. “Onu bulup onu affettiğimi ve beraber olabileceğimizi söyleyeceğim. İşte o zaman o da beni kucaklayıp “kızım” diyecek sen daha önce nerelerdeydin? Seni çok aradım… Ama bulamadım diyecek. Ben de inanmak istediğim için inanacağım. Kim bilir belki annemle de birleşirler?” diye diye aynı sorular aynı şiddetle kafasında ruhunda dalgalanmalar oluştururken o, akşam kendini bekleyen büyük sürprizden bihaberdi.

Sıyrılıp çıktı bu düşüncelerden. Çünkü her şeyin planladığı gibi gitmeme ihtimalini düşünmek onu feci halde yıpratıyordu. En son kızartma yiyordu ama şimdi bir baktı dişlerini fırçalayıp üzerini giyinmiş ve dışarıda caddede yürüyor. Yürüyüşü hızlı depresif her zamanki gibi. Yıllar ve olaylar azar azar yıpratmış sinirlerini. Şimdi daha agresif daha alıngan. Hayat herkese bir taraftan büyük bir imtihan açmıyor mu? İşte onunki de buydu. Yalnızlık. Şimdi ise yaşı yavaş yavaş evliliğe yaklaşmış en samimi arkadaşlarının eşleri yanlarında ve o eş seçerken bile bir babanın ona vermesi ve hissettirmesi gereken duyguların varlığını arıyor kendisi bile farkında olmadan karşısına çıkan eş adaylarından. Normali ne hiç bilemiyor. Ne olmalı ne yapmalı nasıl düşünmeliyim. Gibi soruların cevabını buldum sanırken ardından gelen yanılgı sinyalleriyle güzel rüyasından uyanıveriyor. Ve yine o yorgun kız, karşısındaki aynada, her baktığında daha da belirginleşiyor.

Hikâye kızı aslında aynalarla, Kalemlerle kâğıtlarla boğuşmayı değil onların sivri yanlarını birkaç cümle yazıyla yumuşatmak istiyordu. Bir hikâye yazmaya karar verdi; İçinde o olan ve dinlediği müziklerden bile esinlendiği, hikâyesinin satırları arasına tüm sevdiği müziklerin tınısını yerleştirdiği… Uzun mu uzun bir hikâye olsundu bu. Yürürken küçük bir çocuğa rast geldiğinde ve ona tebessümle baktığında, onun gözlerinden yazacağı hikâyesinin yeni bir kahramanına yol bulabilsin istiyordu. Caddede yürürken tanımadığı ama ona sıcak gelen herkes girsin hikâyeye istiyordu. Acaba o hikâyesiyle yeni bir dünya mı kurmayı amaçlıyordu kendine. Olabilir… Bir sabah yeni bir hikâyeye başlayacağım diye uyandı, yatağından pervaz eder gibi kalktı. Çayını demledi yumurtasını istediği kıvama getirmek için başında beklemek istiyordu çünkü rafadan seviyordu yumurtayı. Ama bekleyemedi ütü yapma telaşına düşmüştü. Dışarıdaki işlerin bir an evvel üstesinden gelip hava kararmadan kâğıt kalemin başına geçme hevesine kapılmış bu düşünce onu yenilemişti adeta. Hatta diyordu hafif bir müzikle başlayacağım hikâyeme. İçinde ben ve tüm dünya olacak. Öyleyse çok uzun olacak. Kimse okumayacağı için olabildiğince uzata uzata ve korkusuzca yazacağım. Kimse beni eleştiremeyecek. Ben bitirdiğimde ise belki en sevdiğim okuyacak belki bir köşede saklı kalacak.

Bir yol buldu yine kendi hayatından hikâyeye. Hani o içinde nerden hâsıl olduğu belirsiz garip bir mutlulukla uyandığı sabah. İşte o sabahın akşamında aldığı telefonla başlayan birkaç gündür yaşadığı şaşkınlık halini her gece buhar buhar yükselen düşünceleriyle sabah uyandığında biraz daha atmış oluyordu. Sanki bir hastalıktan terleye terleye kurtulur gibi. Şaşkınlığı dile gelmeyecek derecede ummadığı hiç beklemediği bir şeyin bir akşam oluvermesiydi. Hani o kızıp durduğu tüm hayatını ters yüz eden şey var ya “baba özlemi” onu “atlattım büyüdüm ve tam bir insanım artık. Baba ve anne benim hayatımda bana destek olacak ben düştüğümde beni kaldıracak ben ağladığımda ya da öfkelendiğimde beni dengeleyecek bana yol gösterecek hatta belki bana yol açacak hayatta… Artık onlara ihtiyacım yok, ben onlara destek olmalıyım ben onlara yeni yollar açmalıyım ya da yürüdükleri yolda kollarına girmeliyim” derken, bir de baktı ki seviyormuş. Babasını çok seviyormuş… Çünkü iki gün önce aradı hikâye kızını babası. O önce gözlerine inanamadı telefonun ekranında babasının numarasını gördüğüne sonra da kulaklarına inanamadı. Kaç yıl olmuştu görüşmeyeli… Üniversiteye gitme hevesi bile yoktu en son görüştüklerinde. Çok genç ve körpeydi hayattan haberi yoktu ve incinmesi kolaydı o zamanlar. En çok da baba incitmişti onu. Vardı ama yok gibiydi en çok da bu yıpratırdı seven kalbi. Yaklaşık 5 sene. “Yüzünü görmeden beş seneyi tükettik ha” dedi içinden babasına. “Ve şimdi hiçbir şey olmamış gibi bana gel diyorsun. Beraber yaşayalım beraber vakit geçirip bir şeyler yapalım diyorsun. Çok geç değil mi? Belki gel demenin sebebi yine ben değilim, ben de zaten gelirsem senin için geleceğim… Çünkü hayallere saygım var. Sen hayalini kurduysan mutlu bir çatı altında ikimizi düşlediysen. Elbette gelirim hayalinde yer alırım baba. Senin üzülmeni istemem. İçinden kızım beni sevmiyor demeni istemem. Derinlerinde bir yerde içinde zaman geçtikçe büyüyen pişmanlığı tahmin edebilirim. O büyürken çocuğunun yanında olamamak. Bu acı bu eksiklik bir babaya yeter de artar. Senin ki vicdanın çok büyük ve dejenere olmamış. Felsefik düşünceler tarafından yontulmamış bir vicdan. Yüreğin hala parlak ama yalnız. Ben seni böyle görüyorum baba elimde değil. Seni ancak kendimden tanıyabiliyorum. En son gördüğün kız ben değilim. O imajı yanına gelince silmeye çalışacak da değilim. Sadece hayalindeki beni bozmak istemem. Ancak hayaller muhteşem olur. Hayalleri bozmak günahtır bence baba” dedi ve bunları ancak kendine söyleyebildiğini düşününce bir umutsuzluk çöktü içine. Onunla hiç konuşmamışlardı. Kaç kere teşebbüsleri olmuştu oturup da uzun uzun lüzumlu lüzumsuz her şeyden konuşmaya. Her seferinde hüsran ve sessizlikle sonuçlanan ya da daha başlamadan biten ya da bir türlü başlanılamayan konuşmalar… Kafalarda yapılan konuşma eskizleri bilahare kapıların arkasından söylenen beklenti ve hayal kırıklığı cümleleri… Kimsenin şahit olmadığı fakat yıllardır hafızasında yer almış kocaman bir kara leke. Sevilmeyi beklerken ‘burada neden varım’ düşüncesi hâsıl olan genç bir yürek. Bunu ona yapan babası. Şimdi gidecek orada onun yanında sessizliğe mahkûm mu yoksa baştan mı yazılacak her eksik kalan cümle ve yeniden mi yaratılacak hızlıca, geride kalan onca yılı unutturacak yeni, güzel anılar…

Ve akşam yazmaya başladı hikâyesini. Kahramanı kendisi… Yani hayatın ta kendisi gibi ve yine babası olmadan, yani erkek yanından yoksun olarak. Başladı “yüreğime kuvvet” diyerek hayatını yeni baştan yazar gibi. Hikâyesi bir kız bebeğin doğumuyla başlıyordu. Babası daha ilk anda yanında olan bir kız bebeğin…

13.09.2009