Muratlar, Ümitler
Muratlar, Ümitler...
Sedat Palut
Kapıyı çarpıp çıktım. Arkama bakmadım. Kapıya yaslanmış ağlıyordur. Bu halini Murat görmese
Sıcak bir ağustos akşamıydı. Gökyüzü sakin, Kadıköy kalabalıktı. Âşıklar demirlere yaslanmış konuşuyor, bir yandan da balık ekmek yiyorlar. Hülya’yla burada, iskelenin hemen yanında balık ekmek yediğim günü hatırladım. Aklımın oyunları… Birkaç saat önceki tartışma… İç dünyamda yeniden yaşıyorum. Ay sonunu borç harç etmeden getirmeye çalışırken, O, banka kredisiyle ev almaktan bahsediyor. Neyimize güveniyor bilmem ki… Sonra Murat’ın okul masrafları… Üstelik krediyle iş yapan insanların durumu ortada… Bilmiyorum, belki biraz alttan alabilirdim. Kapıyı çarpıp çıkmak… Telefonu çıkardım cebimden sonra yerine koydum. Söyleyecek çok şeyim var ama cesaretim yok.
Gençlerin arasından yürüyorum. Çay içmeye niyetlenirken vapur sesini duyuyorum
Haydarpaşa’dan. Denizi yararak, yakamozların arasından süzülerek Kadıköy’e geliyor. Şimdi eve dönmek istemiyorum. Açık havada bir vapur yolculuğu iyi gelir.
Yukarı çıktım. Hafif bir rüzgâr yüzümü yaladı merdivenlerde. Vapurun en arkasına geçtim. Pervanenin çıkardığı köpükleri seyretmeyi her daim sevmişimdir. Yaslandım. Işıklar büyüyor, insanlar küçülüyor karadan uzaklaştıkça.
Hülya’nın yanımda olmasını isterdim şu an. Ağlıyor mudur hala? Elim telefona gidiyor yeniden. Numarasına bakıyorum. Söylemek istediklerim anlamlı değil. İçimden geçen cümleler… Yerine koyuyorum telefonu.
Vapurun üst tarafı dolmuş. Farkında değilim. Bu kadar insanın bu saatte nereye gittiğini düşünüyorum. Hepsi benim gibi sıkıntılı mı? İstanbul’un huzur veren gecesinden medet mi umuyorlar?
Beyaz önlüklü, orta yaşlı, avurtları çökmüş görevli, çaylar, diyor yorgun sesiyle, oturakların arasında dolaşırken. Birkaç kişi alıyor. Yaslanmış, dikkatle insanları seyrediyorum.
Bir çocuk… 9–10 yaşlarında… Ayakkabılarını çıkarıp, oturduğu yere iyice yumulmuş. Yorgun bedeni büzülmüş. Kahverengi eprimiş ceketi omzundan düşmüş. Önünde bir ayakkabı boyası sandığı… Yaramaz bir kedi çöp kutusuyla oynuyor. Birkaç kişi harıl harıl memleket üzerine konuşuyor. Küçük bir kız çocuğu bitmek bilmez sorular soruyor babasına. Yorgunluktan gözleri büyümüş bir delikanlı, direğe yaslanmış içine düştüğü büyük bir dertten çıkmanın yollarını arıyor gibi…
Çocuğun yanına oturuyorum. Ceketini omuzlarına koyuyorum. Hafifçe titriyor, esniyor. Yavaşça açıyor gözlerini. İlk işi ceketinin ceplerine bakmak oluyor. Hızla yapıyor bunu. Bakarken bir yandan da beni süzüyor. Gülümsüyorum. Paralarını görünce rahatlıyor, bir tebessüm kaplıyor yüzünü.
—Ben mi uyandırdım? Diye soruyorum.
—Yoo. Zaten uyumuyordum.
Arkasına yaslanıyor. Bacak bacak üstüne atıyor. Büyüklük havası vermeye çalışıyor kendine.
Ayakkabılarıma bakıyorum, boyaya ihtiyaçları var mı diye? Var. Onun bir şeyler söylemesini bekliyorum ama yorgun bedeninden ses çıkmıyor.
—Boyasana ayakkabılarımı, diyorum.
—Boyaya ihtiyacı yok ki ayakkabılarının, diyor.
—Sen nasıl boyacısın, diyorum, ayakkabılarımın uçlarını gösteriyorum. Görmüyor musun?
Gülüyor.
—Seninki de son işim olsun, diyor. Anlamıyorum. Sandığını alıp karşıma geçiyor.
—Adın ne senin?
—Murat.
—Oğlumun ismi de Murat. Senin yaşlarında.
Cevap vermiyor. Seri bir şekilde fırçayla ayakkabılarımın tozunu alıyor.
—Sen bu saatlere kadar çalışıyor musun her gün?
—Çalışmak zorundayım.
Aşina olduğum dramatik bir aile hikâyesiyle karşılaşacağımı düşünüyorum. Sormak istiyorum sonra vazgeçiyorum.
—Senin oğlunda boyacılık yapıyor mu?
—Yok. O okula gidiyor, okuldan sonra da kurslara…
Başını yukarı kaldırıyor. Gökyüzüne bakıyor bir süre. Yüzünde ekşi bir ifade… Sandığın alt tarafından siyah boyasını çıkarıp ayakkabılara sürüyor.
—Ben bıktım, diyor. Biliyor musun bey amca, 2’den ayrıldım. Ayrılır ayrılmaz boyacılığa başladım. Her gün onlarca ayakkabı boyuyorum. Bıktım artık.
Sinirle konuşunca yüzündeki çizgiler iyice belirginleşiyor. Bir yaşlı yüzü gibi…
—Hem ne zamana kadar yapacağım bu boyacılığı. Çalış, git babana ver. Sonra evdekilerin kavgaları…
Sahte bir gülücük atıyor burada. Çok pis bir dünyada yaşıyoruz bey amca, diyor.
Derin bir nefes alıyorum.
—Boyundan büyük laflar ediyorsun. Daha bu yaşta hayattan şikâyet edilir mi? Önünde upuzun bir hayat var.
—Yok, ben kararımı verdim. Öldüreceğim kendimi.
Ayağımı çekiyorum sandıktan.
—Ne demek bu şimdi?
Yüzünde aldırmaz bir ifade.
—Tabii sizin tuzunuz kuru. Bak oğluna. Okula gidiyormuş. Sonra da Allah bilir, tenis kursu, piyano kursu falan… Tıpkı filmlerdeki gibi…
—Yok, o kadar da değil.
Ayağımı sandığa koyuyorum yeniden. Gözüyle öteki ayağımı işaret ediyor. Değiştiriyorum. Ayağa kalkıyor. Yeniden gökyüzüne bakıyor. Başını sağa sola çeviriyor. Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum. Parmaklıklara koşarak denize atlıyor. Kızının sorularına yanıt veren adam tutmaya çalışıyor ama yapamıyor. Tüm vapur heyecanlanıyor. Direğe yaslanmış genç tüm nefesiyle bağırıyor.
—Bir çocuk denize atladı! Heyy!
Kaptan gemiyi durduruyor. Çocuğun atladığı yere ışıklar çevriliyor. Herhangi bir belirti yok Murat’a dair.
Parmaklıklara yaslanıyorum. Ellerim titriyor. Ayaklarıma bakıyorum. Biri boyanmış ay ışığında parıldayan bir ayakkabı, diğeri karanlığın içinde. Bir sigara çıkarıyorum. Yakmaya çalışıyorum ama beceremiyorum. Bir tane daha deniyorum ama olmuyor. Paketi denize atıyorum.
Bir heykel gibiyim.
Vapurda büyük bir uğultu… Çöpün yanındaki kedi korkudan miyavlıyor. Aklıma oğlum geliyor. Korkudan susuyorum. Kaptan yukarıdan bağırıyor.
—Yok bulamadık. Bu karanlıkta küçük bir çocuğu nasıl bulacağım, şu kocaman denizin içinde.
Vapurdan indikten sonra bir banka oturuyor, yaşadığımı düşünüyorum. Ellerim hala titriyor. Sesim kısılmış gibi. Kendimle konuşamıyorum. Bir sandalye gibi kaskatıyım. Önümde büyüyen denize bakıyorum. Yuttuklarını düşünüyorum. Terliyorum.
Telefonum çalıyor. Hülya.
—Fuat ne olur çabuk gel, diyor heyecanla. Murat bir not bırakıp gitmiş. Bıktım diyor sizin kavgalarınızdan. Fuat çok korkuyorum, ne olur çabuk gel!
—Tamam, hemen geliyorum.
Telefonu kapatıyorum. Gece bir yük gibi omuzlarımda… Oğlumun kötü bir şeyler yapmasından korkuyorum. Koşuyorum.
04.04.2008
تورک دیلینده زنگین وارلی، عظمتلی، گئنیش، دولو و قیمتلی و . . . آنلامیندا گلیب.