Bülbülün Masalı
Elçin EFENDİYEV
Çeviren: İmdat Avşar
Tan yeri ağardı, güneş doğdu ve o gün birdenbire bu billur avizelerin, bu kızıl şamdanların, Tebriz ustalarının yaptığı bu gümüş pencere demirlerinin parıltısı basma kâğıda düşmüş sarı mürekkep damlası gibi yayıldı, yayıldı ve yok oldu. Bu halıların, kilimlerin tutuşup yanan renkleri, yastıkların minderlerin yüzüne çekilmiş, kapı-pencerelere gerilmiş Çin ipeğinin, Hint kumaşının ışıltısı, kız-gelinin parmaklarını, bileklerini, bellerini, boyunlarını, kulaklarını, delikanlıların hançerlerinin kınını, sapını süsleyen kırmızı mücevherlerin şulesi gözden kayboldu. Hizmetçilerin, cariyelerin gizli bir hüzünle onun için okudukları mahnıların ve çaldıkları udun sesi, tamamen işitilmez oldu ve her tarafı bir duman kapladı. Bu her tarafı kaplayan duman gitgide ışıklandı, şeffaflaştı ve bu ışık, o küçük, kimsesiz yetim çocuğun solgun çehresine döndü.
Kaç gündür ki, o hizmetçilerin, cariyelerin onun için okuduğu nağmelerin nefesinde, çaldıkları udun sesinde, o gizli hüznü, vücudunun her bir hücresi ile hissediyordu.
Kız-gelinin gözünün dibine çökmüş kederi duyuyor, delikanlıların birbirine bakışında, sahipsiz kalmış bu serveti yüzünden başına gelecek felaketlerin ihtiras kıvılcımlarını seziyordu. Kaç gündür, kimler ise yorulmuyordu ki, Dede Korkut’un sözleri ile onun kulağına fısıldıyordu: “Kız-gelinin kas kas gülmez oldu mu? Ak eline kızıl kına yakmaz oldu mu?” Bu kimselerin fısıltısında açıkça bir şadlık vardı, sanki, yılların haset yükünden kurtulmuşlardı ve uzun yıllar boyu bu sözleri demek hasretleri sona ermişti. Şimdi ise sanki tanrılarına şükür ediyorlar, sanki yürekleri rahatlıyordu. Durmadan fısıldıyorlardı: “Ak pürçekli kadınların bıldır bıldır ağlayacak, sunaya benzer kızgelinlerin gözyaşı dökecek, acı tırnak ak yüzlere aldı-çaldı salacak, al yanaklar çizilecek, kargı gibi kara saçlar yolunacak, ak donlar çıkarılacak, kara donlar giyilecek, ak boz atların kuyruğu kesilecek, yiğitlerin kara giyip gök saracak, evinde eşiğinde şivan kopacak.”
Sonra o, bu fısıltıların sesindeki ihtirastan, şevkten, harislikten tanıdı ki, kulağına fısıldayanlar, uzun yıllar önce ölüp gitmiş mal-devlet sahipleri, tanıdık bildik kimselerdir. Bu açıkça hissedilen şadlık da şunu diyordu ki, “Sonunda, senin de sonun geldi, sonunda, senin ömrün de bitti.” Onların yüzünü hatırlayamadı, yüzlerini göremedi, ama hepsini tanıdı. O, bunların birçoğunun mallarını yağmalamıştı; birçoğunun altını, mücehveri, hizmetçisi cariyesi, kölesi sonradan onun olmuştu, yığılmıştı, yığılmıştı, yığılmıştı.
Kaç gündür, bu yüzden “Ünümü ünle, sözümü dinle!” dedirten, bir kuvvet, bir sığınak, yardım dileyecek bir yeri yoktu. Her şey bitiyordu, sadece bir boşluk vardı, dibi görünmeyen bir kuyu... O, bütün vücudu ile hissediyordu ki, bu karanlık kuyunun dibine uçmasına çok az kalmıştı. Çünkü hanlar hanı Bayandır Han’a da kalmamıştı bu dünya ve Dede Korkut boy boylamış, soy soylamış, bir Oğuzname düzmüş ve şöyle demişti: “Onlar dahi bu dünyadan gelip geçti. Kervan gibi konup göçtü. Ecel aldı, yer gizledi, fani dünya yine kaldı. Gelimli, gidimli dünya, son ucu ölümlü dünya.”
Kaç gündür ki, o ölüyordu. Bunu herkes gibi kendisi de biliyordu. Artık bu dünyada yol üstü misafirdi. Yaşlanmıştı, sonbahara kalmış bir ağaçtı, canının suyu çekilmişti, dalları, kolu, budağı kupkuru kurumuştu ve bedeni de bu kupkuru ağaçtan ibaretti. Bedeninde bir damla su yoktu ve bu ağaç, bu saat bir tane öğünüp dökülecek, bir torba un olacaktı.
Birden bire onun ölüm tahtını her taraftan sarmış bu sarı altın parıltısı, kırmızı mücehver ışıltısı yok oldu, bir şeffaflık doğdu ve bu şeffaflık içinde bu temizlik, paklık içinde o yetim çocuğun solgun çehresi göründü.
O, yatağa uzanıp gözlerini yummuştu ve bütün gücünü, dikkatini toplayıp şüpheyle o solgun çehreye bakıyordu. Elbette, daha bu çocuğun haberi yoktu ki, yıllar geçecek ve o, bir ucu İran’da, bir ucu Turan’dan tut, dünyanın en devletli adamı olacak, hazinesindeki mücevherler çeki ile tartılacak, yılkılarını şehzadeler kıskanacak, hurçları ipek-kumaş dolu deve kervanları İran’dan, Turan’dan geçip Mağrib sahralarını atlayıp Endülüs’e kadar eller-obalar dolaşacak, gemileri deryalarda yüzecek... Elbette, daha bu çocuğun haberi yoktu ki, ağına-karasına bakmadan, insaflı insafsız türlü yollarla, yaltaklıkla, korkutarak, el ayak öperek, baş keserek, yalandan gülerek, yalandan ağlayarak... Bütün ömrü boyunca mal-devlet toplayacak, kendi dünyasını herkesi hayrete düşüren ve herkesi de çekindiren, ürküten bir masal dünyasına çevirecekti... Elbette, daha bu çocuğun haberi yoktu ki, uzun yıllar geçecek ve o, son makamda, ölürken kendisi ile böylece karşı karşıya gelecek.
O, gözlerini yumup endişeyle bu solgun çehreye bakıyordu ve şaşırıyordu ki, bu zayıf çocuk, o kuvveti, hiç bir şeyin engelleyemediği o ihtirası ve şimdi ulemaların da hesaplayıp içinden çıkamadığı bu serveti, hiç yoktan nasıl yarattı. Sonra o, buna şaşırdı ki, niçin birdenbire o çocuğu hatırladı. O çocuk, uzun yıllar önce hafızasından tamamen silinip gitmişti, çok çok uzaklarda, ses yetmez bir uzaklıkta kalmıştı. Nasıl oldu ki, birdenbire böyle bir şeffaflık oluşturdu o çocuk, birdenbire böylece peyda oldu?
O, endişeyle bu solgun çehreye baktı ve artık bu dünyada, onların ikisinden başka hiç kimse yoktu; dünyada yalnız bir şeffaflık, bir de çoktan unutulmuş paklık, temizlik vardı. Bu temizlik içinde ise o solgun çehre görünüyordu. Birdenbire ona öyle geldi ki, bu şeffaflık, su şeffaflığı ve o solgun beniz de suyun altından ona bakıyordu. Uzun saçları suyun içine yayılmış, gözleri suyun içinde donmuştu. Birdenbire nefesi daraldı, sanki, yeniden on yıl, yirmi yıl geriye gidip yine o solgun benizli çocuk olmuştu ve suyun içinde gözleri donup kalan da kendisiydi. Ama yok, hiçbir zaman böyle bir şey olamazdı, çünkü Dede Korkut böyle söylemişti: “Ölen adam dirilmez. Çıkan can geri gelmez.” O an, sanki, o kendinden ayrılıp, kendi bedeninden sıyrılıp bir hava gibi, bir tüy gibi uçup tahtının üstüne kondu ve yukarıdan aşağı kendisine baktı. Bembeyaz saçları ve sakalı iyice uzamış, gözleri kapanmış, arık yüzünde kansız dudakları seyriyen bir ihtiyar gördü. Bu ihtiyarı görünce ürperdi sanki, bu ihtiyarın yanında olmaktan, bu ihtiyarın mosmor suratından, bu ihtiyarın yaşadığı uzun yılların çokluğundan korktu, dehşete düştü. O an, birdenbire, o tüy hafifliği, o havayı bir şeye bağlayıp perçinlediler, sıktılar... Çünkü her şey yok olmuştu dünyada, sadece bu ak saçlar ve mosmor surat kalmıştı. Uzun yıllardan beri yığılmış, serveti, varlığı bir hiçe dönmüş ve bütün dünyada sadece bu ihtiyar kalmıştı.
Yine o şeffaflık her tarafı bürüdü, ama o solgun çocuk çehresi o şeffaflıkta eridi, yok oldu. O, bütün vücudu ile hissetti ki, bu şeffaflık içinde başka bir şey görünecek; bu görünecek olan ‘ne ise,’ çoktan unutulmuş bir görüntü olacaktı. Ama görünecek olan ne idi bilmiyordu. Fakat ‘ne ise’ bir şey vardı ve o şey bu şeffaflıkta görünmeliydi. Yıllların kireç bağlamış katmanları arasından, yılların yorgunluğu ve telaşı altından, yılların hak-hesapları altından çıkmalıydı ve bu şeffaflıkta açıkça görünmeliydi.
Kaç gündür ki, o hizmetçilerin, cariyelerin onun için okuduğu nağmelerin nefesinde, çaldıkları udun sesinde, o gizli hüznü, vücudunun her bir hücresi ile hissediyordu.
Kız-gelinin gözünün dibine çökmüş kederi duyuyor, delikanlıların birbirine bakışında, sahipsiz kalmış bu serveti yüzünden başına gelecek felaketlerin ihtiras kıvılcımlarını seziyordu. Kaç gündür, kimler ise yorulmuyordu ki, Dede Korkut’un sözleri ile onun kulağına fısıldıyordu: “Kız-gelinin kas kas gülmez oldu mu? Ak eline kızıl kına yakmaz oldu mu?” Bu kimselerin fısıltısında açıkça bir şadlık vardı, sanki, yılların haset yükünden kurtulmuşlardı ve uzun yıllar boyu bu sözleri demek hasretleri sona ermişti. Şimdi ise sanki tanrılarına şükür ediyorlar, sanki yürekleri rahatlıyordu. Durmadan fısıldıyorlardı: “Ak pürçekli kadınların bıldır bıldır ağlayacak, sunaya benzer kızgelinlerin gözyaşı dökecek, acı tırnak ak yüzlere aldı-çaldı salacak, al yanaklar çizilecek, kargı gibi kara saçlar yolunacak, ak donlar çıkarılacak, kara donlar giyilecek, ak boz atların kuyruğu kesilecek, yiğitlerin kara giyip gök saracak, evinde eşiğinde şivan kopacak.”
Sonra o, bu fısıltıların sesindeki ihtirastan, şevkten, harislikten tanıdı ki, kulağına fısıldayanlar, uzun yıllar önce ölüp gitmiş mal-devlet sahipleri, tanıdık bildik kimselerdir. Bu açıkça hissedilen şadlık da şunu diyordu ki, “Sonunda, senin de sonun geldi, sonunda, senin ömrün de bitti.” Onların yüzünü hatırlayamadı, yüzlerini göremedi, ama hepsini tanıdı. O, bunların birçoğunun mallarını yağmalamıştı; birçoğunun altını, mücehveri, hizmetçisi cariyesi, kölesi sonradan onun olmuştu, yığılmıştı, yığılmıştı, yığılmıştı.
Kaç gündür, bu yüzden “Ünümü ünle, sözümü dinle!” dedirten, bir kuvvet, bir sığınak, yardım dileyecek bir yeri yoktu. Her şey bitiyordu, sadece bir boşluk vardı, dibi görünmeyen bir kuyu... O, bütün vücudu ile hissediyordu ki, bu karanlık kuyunun dibine uçmasına çok az kalmıştı. Çünkü hanlar hanı Bayandır Han’a da kalmamıştı bu dünya ve Dede Korkut boy boylamış, soy soylamış, bir Oğuzname düzmüş ve şöyle demişti: “Onlar dahi bu dünyadan gelip geçti. Kervan gibi konup göçtü. Ecel aldı, yer gizledi, fani dünya yine kaldı. Gelimli, gidimli dünya, son ucu ölümlü dünya.”
Kaç gündür ki, o ölüyordu. Bunu herkes gibi kendisi de biliyordu. Artık bu dünyada yol üstü misafirdi. Yaşlanmıştı, sonbahara kalmış bir ağaçtı, canının suyu çekilmişti, dalları, kolu, budağı kupkuru kurumuştu ve bedeni de bu kupkuru ağaçtan ibaretti. Bedeninde bir damla su yoktu ve bu ağaç, bu saat bir tane öğünüp dökülecek, bir torba un olacaktı.
Birden bire onun ölüm tahtını her taraftan sarmış bu sarı altın parıltısı, kırmızı mücehver ışıltısı yok oldu, bir şeffaflık doğdu ve bu şeffaflık içinde bu temizlik, paklık içinde o yetim çocuğun solgun çehresi göründü.
O, yatağa uzanıp gözlerini yummuştu ve bütün gücünü, dikkatini toplayıp şüpheyle o solgun çehreye bakıyordu. Elbette, daha bu çocuğun haberi yoktu ki, yıllar geçecek ve o, bir ucu İran’da, bir ucu Turan’dan tut, dünyanın en devletli adamı olacak, hazinesindeki mücevherler çeki ile tartılacak, yılkılarını şehzadeler kıskanacak, hurçları ipek-kumaş dolu deve kervanları İran’dan, Turan’dan geçip Mağrib sahralarını atlayıp Endülüs’e kadar eller-obalar dolaşacak, gemileri deryalarda yüzecek... Elbette, daha bu çocuğun haberi yoktu ki, ağına-karasına bakmadan, insaflı insafsız türlü yollarla, yaltaklıkla, korkutarak, el ayak öperek, baş keserek, yalandan gülerek, yalandan ağlayarak... Bütün ömrü boyunca mal-devlet toplayacak, kendi dünyasını herkesi hayrete düşüren ve herkesi de çekindiren, ürküten bir masal dünyasına çevirecekti... Elbette, daha bu çocuğun haberi yoktu ki, uzun yıllar geçecek ve o, son makamda, ölürken kendisi ile böylece karşı karşıya gelecek.
O, gözlerini yumup endişeyle bu solgun çehreye bakıyordu ve şaşırıyordu ki, bu zayıf çocuk, o kuvveti, hiç bir şeyin engelleyemediği o ihtirası ve şimdi ulemaların da hesaplayıp içinden çıkamadığı bu serveti, hiç yoktan nasıl yarattı. Sonra o, buna şaşırdı ki, niçin birdenbire o çocuğu hatırladı. O çocuk, uzun yıllar önce hafızasından tamamen silinip gitmişti, çok çok uzaklarda, ses yetmez bir uzaklıkta kalmıştı. Nasıl oldu ki, birdenbire böyle bir şeffaflık oluşturdu o çocuk, birdenbire böylece peyda oldu?
O, endişeyle bu solgun çehreye baktı ve artık bu dünyada, onların ikisinden başka hiç kimse yoktu; dünyada yalnız bir şeffaflık, bir de çoktan unutulmuş paklık, temizlik vardı. Bu temizlik içinde ise o solgun çehre görünüyordu. Birdenbire ona öyle geldi ki, bu şeffaflık, su şeffaflığı ve o solgun beniz de suyun altından ona bakıyordu. Uzun saçları suyun içine yayılmış, gözleri suyun içinde donmuştu. Birdenbire nefesi daraldı, sanki, yeniden on yıl, yirmi yıl geriye gidip yine o solgun benizli çocuk olmuştu ve suyun içinde gözleri donup kalan da kendisiydi. Ama yok, hiçbir zaman böyle bir şey olamazdı, çünkü Dede Korkut böyle söylemişti: “Ölen adam dirilmez. Çıkan can geri gelmez.” O an, sanki, o kendinden ayrılıp, kendi bedeninden sıyrılıp bir hava gibi, bir tüy gibi uçup tahtının üstüne kondu ve yukarıdan aşağı kendisine baktı. Bembeyaz saçları ve sakalı iyice uzamış, gözleri kapanmış, arık yüzünde kansız dudakları seyriyen bir ihtiyar gördü. Bu ihtiyarı görünce ürperdi sanki, bu ihtiyarın yanında olmaktan, bu ihtiyarın mosmor suratından, bu ihtiyarın yaşadığı uzun yılların çokluğundan korktu, dehşete düştü. O an, birdenbire, o tüy hafifliği, o havayı bir şeye bağlayıp perçinlediler, sıktılar... Çünkü her şey yok olmuştu dünyada, sadece bu ak saçlar ve mosmor surat kalmıştı. Uzun yıllardan beri yığılmış, serveti, varlığı bir hiçe dönmüş ve bütün dünyada sadece bu ihtiyar kalmıştı.
Yine o şeffaflık her tarafı bürüdü, ama o solgun çocuk çehresi o şeffaflıkta eridi, yok oldu. O, bütün vücudu ile hissetti ki, bu şeffaflık içinde başka bir şey görünecek; bu görünecek olan ‘ne ise,’ çoktan unutulmuş bir görüntü olacaktı. Ama görünecek olan ne idi bilmiyordu. Fakat ‘ne ise’ bir şey vardı ve o şey bu şeffaflıkta görünmeliydi. Yıllların kireç bağlamış katmanları arasından, yılların yorgunluğu ve telaşı altından, yılların hak-hesapları altından çıkmalıydı ve bu şeffaflıkta açıkça görünmeliydi.
+ نوشته شده در Fri 28 Jan 2011 ساعت 1:36 توسط آخار سو
|
تورک دیلینده زنگین وارلی، عظمتلی، گئنیش، دولو و قیمتلی و . . . آنلامیندا گلیب.